Advertisement

Kaçak E Kitap 3. Bölüm İn’e Hoş Geldin İnsan


Ölüm

Sadece bir saniye düşündüm ve arkama dönmeden önce yapabileceklerim, gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçip gitti. 

Saldır dedi, göğsümün derinliklerinden yükselen bir ses. 

Ben sadece o sese kanıp arkamı döndüm. Odanın karanlığında net görünmeyen bir yüz ve bana uzanan kararlı eller vardı. Belli ki o, saldırı konusunda benden daha tecrübeliydi! Sıska kollarımla, ortalamanın üzerinde uzun bir erkeğe karşı yeterince güçlü duracak kondisyona sahip değildim. Saldırma planım hızlı bir U dönüşü yaptı. 

Merdivenlere yönelirken, banyodan aldığım sabunluğu ona doğru fırlattım. Bedenine çarpmasının hemen ardından kulağımı ıskalayan bir kaç küfür dizisi işittim. Ayakkabılarım ahşapta kayıyor, adrenalin damarlarımda gürlüyordu. 

"Kaç!" diyordu. Kaç! 

Merdivenleri koşarak indim. Bir kez daha kırmızı alarm için telefona gitmekten başka çarem var mıydı? 

Düşün Asya Düşün!

Okkalı bir küfrü, bana çok yakındayken duyuverdim. Sanki tam kulağımın dibindeydi. 

Korku tenimin üzerinde gezinen yüz bin tane karıncaya dönüştü. Her birisi bir tarafımı ısırıp beni kullanılmaz hale getirmeye çalışıyordu. Gözlerim iyice açıldı. 

Korkuluklardan fırlayıp salonu uçarak geçtim. Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde karanlık silüet, hole benden önce girdiğinde tiz bir çığlık attım. Çok hızlıydı. Ani bir atakla mutfağa döndüm. 

Keskin. 

Kesici. 

Zarar verebileceğim bir şeylere ihtiyacım vardı! 

Mutfak kapısından içeri daldım. Kulaklarımın arkasındaki zonklama, hayatta kalmam için yalvarıyordu. Tezgahta duran yıkanmış bulaşıklara atıldım. Bir bıçak karanlıkta parlıyordu. Uzandığım gibi sapına yapıştım. 

“Sakın!” dediğini duyar gibi oldum. “Sakın.”

Hemen arkamdaydı! 

Eğer burada bu şekilde ölecek olursam cesedimi en az bir hafta kimseler bulamayacak belki açık camlardan girecek birkaç aç karga beni didikleyecekti. Ölmek üzereyken düşündüğüm son şey bu muydu? Bunu düşünmeyeceksem neye odaklanmalıydım? 

Bıçak.

Bıçağı son bir umutla karanlığa doğru savurdum, bir ses yükseldi. Ardından bileğimde çok keskin bir acı hissettim ve bıçak elimden yere doğru savruldu.  Şiddetli bir biçimde arkaya doğru itildim. Önce yemek masasına, hemen arkasından ise tezgaha çarptım. Neredeyse kemiklerim kırılacaktı. 

Sersemleten acıyla olduğum yere yığılmıştım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki dışarda çakan şimşek yeryüzünü değil de bedenime isabet ediyor gibiydi. Korkudan bayılmak denen şey böyle bir şey olmalıydı. Gözlerim karanlık içinde karşımdaki şeyi seçmeye çalışırken bayılmamak için derin soluklar almaya çalışıyordum. 

Yavaşça bedenimin yanına çöktü.

Baygın numarası yapmalı mıydım? 

İyi de bu ne işime yarayacak?

Gözlerim en başından beri yerdeydi. Sanki yüzüne bakmazsam ne bileyim yüz hatlarını net olarak görmezsem bana saldırmazmış gibi aptalca bir fikre kapılmıştım. Hiçbir tepki vermemesine aldanarak boş bulundum ve kafamı kaldırdım.

İşte yine oradaydılar! Siyah, sarı ve turuncunun farklı tonlarının can bulduğu gözbebekleri. Bir kedininki kadar kusursuz ve bir yılanınki kadar soğuk! Akıl almaz bir şeydi bu. 

En az benim kadar oda tetikteydi. Neyle karşı karşıyaydım? Gözlerinin açıklanabilecek bir yanı var mıydı? Sanki beynim gördüğü görüntüden sıyrılmak istiyordu. Gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım. Nefesimi verirken tekrar gözleri..gözleri...değişmişti. Artık sarımsı çizgilerle bezenmiş gözler değil, koyu yeşil renkte son derece normal gözler vardı. 

Beynimin en işlek caddeleri takırdamaya ve boşalmaya başladı. Beni terk ederlerken, tek bir soru soruyorlardı bana: 

Karşındaki bu şeyde ne?

Bilmiyorum! En ufak bir fikrim dahi yok!

Tam o esnada gök yeryüzünü bir kez daha dövdü ve üzerimdeki sersemliği atarak bütünü görmemi sağladı. Şimşek o kadar güçlüydü ki evin ortasına düşmüş gibiydi.

Saç diplerim birdenbire elektriklendi. Ruhumun derinliklerinde berbat bir bulantı ve terleten bir sıcaklık algıladım. 

Yoğun şimşeğin yaydığı beyaz ışık. Gölgede kalan hatlar gün yüzüne çıktığında dudaklarım bir O şekli aldı. Bana bakan yeşil göz bebekleri dikkatliydi. Sanki ne tepki vereceğimi ölçüyor, neler olacağını biliyor gibiydi.

“Sen...” Doğrulmaya çalışarak. Karşımdaki şey başını sola yatırdı.

“Sakin ol Asya” 

“Asya?” Adımı biliyordu. 

“Sen..sizi daha önce gördüm!” Dedim bir fısıltıyla. Ses tonu ve bakışları insancıl olmanın çok uzağındaydı. Ancak yırtıcı bir hayvanın uyandırabileceği şekilde kaçma dürtümü tetikliyordu.

“Bende seni gördüm” dedi duygusuzca.

“Sen.O.Balıkçısın” Tespitim onda, beni küçük gören bir gülümsemeye sebep oldu. Belli ki kimliğini gün yüzüne çıkarmam, pek umrunda değildi.

“Tanışma faslını geçtiğimize göre, neden beraber bir yürüyüşe çıkmıyoruz?”

Ne? Asla!

“Neden evimdesiniz?” 

“Burada olmamın tek sorumlusu sensin”

“A..anlamadım? Eğer para falan istiyorsanız…”

“Komik olma Asya..” Adımı bir dostummuş gibi söylemesi hiç hoşuma gitmedi. Hele ki pek dostum yokken. “..sence bir hırsıza mı benziyorum?” Kesinlikle hayır.

“O halde..gelmek için daha uygun bir saat seçemez miydiniz?” 

“Hayatını kurtarmış birine, kapını her daim açık bırakmalısın” Sırtımı mutfak dolabına yaslayacak kadar geri çekilmeyi başarmıştım, doğrulmaya çalıştım. 

“Hayatımı kurtarmak?” Daha çok kastediyor gibi gözüküyordu.

”Ormandan seni avlamaya gelen şeyden bahsediyorum?" Av mı? Beynimde beliren onlarca soru işaretiyle ambale olmuş bir halde ellerimi kaldırdım.

"Bir dakika… O gördüğüm şey siz değil miydiniz?” Kısa bir sessizlik yaşandı. "Eğer o ben olsaydım burada yapacağım son şey konuşmak olurdu. Benden korkup kaçan sensin” 

Geçenin bir yarısında evime habersizce giren birine karşı ne yapmamı bekliyordu ki?

"Hayatımı kurtardığını iddia ettiğinize göre nesiniz siz? Süper Kahraman falan mı?" 

"Pek sayılmaz" dedi boğuk bir sesle. "Ama bu senin için birini öldürdüğüm gerçeğini değiştirmiyor"

Tepki veremedim. Böyle bir şeye nasıl tepki verilebilir ki? Sonuçta hayatınızda alabileceğiniz itiraflarda ilk beşi bırakın 100’e bile girecek türde değildir.

"Ne o? Sözle ikaz ederek sorunu çözdüğümü düşünmüyorsun değil mi?" 

Geriye doğru bıraktım kendimi. Dolabın bu yükü taşımasına ihtiyacım vardı. 

“Benim hayatımı kurtarmak hakkında söylediğiniz şey... Neden yapasınız ki bunu?” Sanki ne düşündüğümü tahmin edercesine gözlerini yüzüme dikti.

O gözlerin hiçbir zaman doğal olduğunu düşünmedim. Onu gördüğüm ilk gün, kaç yaşında olduğumu, nerede olduğumu ve ne yaptığımı saniye saniyesine hatırlıyordum. O günden sonra Ada’da kaçınmam gereken insanlar listemde ilk üçte yer alıyordu. Ona rağmen karşımdaydı.

Aileden kalma eski bir ev olduğunu öğrenmiş ve sırt çantama koyduğum birkaç eşyayla Koğuş’tan kaçmıştım. Sabaha karşı 01:47’ti.

Geceler en az gündüzler kadar kalabalıktı. Hele sahil en az bir arı kovanı kadar vızır vızır olurdu. 

Beni sabah olmadan Burgaz’a götürecek bir tekne bulmalıydım. Koğuş’un  müdürü yokluğumu fark etmeden şehirden uzaklaşmam şarttı. Bu planı yapmak için ya param ya da aptal cesaretimin olması gerekirdi. 

Paramın hiç bir zaman tam anlamıyla olmadığını hesaba katarsanız ikinci seçeneği denemeye koyulduğumdan emin olurdunuz.

Sahil boyu dizili teknelerin sahipleri teknelerinin hemen yanı başlarında sigaralarını tüttürüyordu. Taburelerine kurulmuş gelecek ballı bir müşteriyi bekliyorlardı. Elektrik üretimlerinin kısıtlı olmasından kaynaklı gece aydınlatmaları sınırlandırılmıştı. Bunu kendi lehime çevirme niyetindeyim. Karanlık, bir tekneye girip saklanmak için idealdi.


İlk önce sessizce bir köşeye geçip dikkat çekmemeye çalışarak gelip geçenleri izledim. Yaklaşık bir saatlik bekleyişin sonunda umutlarım tükenmek üzereydi. Eğer hava ışımaya başlayana kadar bir tekne bulamazsam işim biterdi! Tüm umutsuzluğuma karşı neredeyse ihtiyar diyebileceğim kadar yaşlı bir kadın Büyükada için tekne soruverdi. 

Büyükada’dan Burgaz Ada’ya geçebilirdim. Yeterki bu yarım adadan ayrılabileyim.


Kadın birkaç tekne arasında gezinip limanın en başında duran tekinsiz teknelere doğru yol aldı. Tekinsiz olmaları, taşıdıkları yolcuların adının çıkmasından kaynaklanıyordu. Genelde siyasi kaçakları, ağır suçlardan ceza almış hükümlüleri ülke dışına çıkaran ve bunu göze alabilecek bağlantılara sahip kişilerdi. 

Tedirgin bir halde kadını uzaktan takip etmeye devam etmiştim. Bir teknede karar kıldığında gördüm onu. Uzun boylu bir silüete sahipti. 

On üç yaşında bir çocuk için neredeyse her şey korkutucu olabilirdi. 

Evet biliyorum. 

Ama bu başkaydı. Birisinin kötü olduğunu hissetmeniz gibiydi. O kişiden asla hayır gelmeyeceğini bir şekilde anlardınız.

Kadın adamla anlaştığını belli edercesine başını aşağı yukarı salladı ve adama beklemesini işaret etti. Adaya götürecek malzemeleri vardı. 

Tekne sahibi uzun adımlarla kadının eşyalarını almaya gittiği yola doğru yürümeye başladı. İşte bu şansımın döndüğü nadir anlardan birisidir.

O kadar hızlı koştum ki ayaklarım birbirine dolansa denizin dibini kolayca boylayabilirdim. Teknenin başında kimse yokken içine hızla geçtim ve saklanabileceğim bir yer var mı diye bakındım. İki adet büyük kasanın yanına sığıştım, başka hiçbir yer yoktu.

Kısa bir bekleyişin ardından yaşlı kadın, eşyalar ve tekne sahibi ile geri gelmişti, hemen yola koyuldular. Bir kelime bile konuşulmayan bir yolculuktu. Sadece tekneye çarpan suların ve tıkırdayan eşyaların sesleri.

Adaya neredeyse yarım saatin sonunda varmıştık. Teknecinin yaşlı kadına yardım etmesini ve eşyaları indirmesini bekledim. Ama bunun yerine açılan ve birbirine çarpan kapak sesleri duyuyordum. 

Kimse konuşmuyor, kapaklar açılıp kapanmaya devam ediyordu. Çok ama çok yavaş bir biçimde kaldırdım başımı. Kadın yoktu. Ondan geriye büyük bir bavul ve bir kaç küçük kutu kalmıştı ve kutular tekne sahibinin aç gözlülüğü ile yağmalanıyordu! Yaşlı kadın... Sanırım bir ara fazladan duyduğum takırtı sesleri kutulara değil de ona aitti. Denizin içerisinde çırpınan hayali gözümün önünde canlanınca korkuyla yerime sindim. 

Adam ağzının içinde bir kaç kelime geveledi. Korkudan küçük dilimi yutmuş vaziyetteydim, beni gördüğünü sanmıştım benimle konuştuğunu.

Ama beklenmedik bir biçimde demirlediği kıyıdan bir ses yükselip ona karışılık verdi. 

Adam uzun bacakları sayesinden tekneden hızla çıkmış ve sese karşı “Burada değil” dediğini duymuştum. Tekneyi terk etmesinin hemen ardından korkudan kaskatı bir halde hareket etmeye çalıştım. Adamın biraz uzaklaşmasını beklemiş ve hemen ardından tekneden kendimi adaya atmıştım. Sonrasında sadece koştum. Gün ışıyana kadar koştuğuma yemin edebilirim. O tekneden olabildiğince uzağa.

Adalara yapılan tekne seyahatleri artık karşımdaki bu tekinsiz şeyin tekelindeydi. Bekçiler tarafından hiç sorgulanmaz, işine hiç karışılmazdı. O limanda değilken bile teknesinin durduğu yer kullanılmazdı. Şimdi evimin ta içindeyken, keşke bildiklerim hep o kadarıyla kalsaydı. Göz bebekleri ben onu dikkatle izlerken değişmeye başladı. Bir tür hipnoza benziyordu. Bir kedininki gibi öfkeyle kısılan ve inceleyen gözbebekleri tekrar geri gelirken soru ağzımdan kendiliğinden çıktı. 

“Nesin sen?” dedim. Bir katil için sen veya sizin bir önemi var mıydı ki?

“İnsansın değil mi?” Lütfen öyleyim de.. Lütfen bunun bir göz rahatsızlığı olduğunu ve dünyada sadece sende görüldüğünü söyle! İyi de! dedi içimden yükselen bir ses bu onun katil olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Onun iki kez birisini öldürüşüne şahit oldun Asya. İki kez ve bu sadece senin denk geldiklerin! Belki de gözlerinin ardındaki sebep, bu şahit olduğun gerçekler yanında pek bir masum kalabilir.

“Daha önce böyle gözleri olan bir insan görmediğine eminim” Bacaklarımı hissedemiyor, sadece orada olduklarını biliyor ve hareket etmeleri için kendimi geriye doğru sürüyordum. Tek sorun arkamda bir dolap olmasıydı.

Öfke, korku, delilik hepsi çok yakın ahbaplarımdı. Balıkçı’nın gözlerinin içine bakıp tansiyonumu yükselten bekleyişi sonlandırmak için tekrar ettim “Nesin sen!”

“Bir iblis, ifrit, şeytan, uzaylı.. canavar? Hangisini söylemeyi tercih edersen oyum” dedi. Son derece sıradan, basit bir şeyden bahsediyormuş gibi rahattı. 

“Ne olduğunu bilmiyor musun? Yoksa beni ciddiye mi almıyorsun?”


Birkaç saniyeliğine suratına tanımlayamadığım bir cisim gibi baktım. Ki öyleydi de. Korkmuş halimle eğleniyor olmalıydı. İfadesi değişmedi. Şakağıma inen bir yumruk kadar sert baktı.

Kulak zonklatan bir sessizlik kapladı mutfağı. Bu bir hastalık değildi. O normal de değildi. Ve hiç bir zamanda öyle olmamıştı. 


Çaresizlik hissi içimde büyürken fısıldadım. “Peki. Senin gibi bir şey(ne tür bir ad verebileceğimi bilmiyorum) neden hayatımı kurtarır?" Artık bunun cevabını bilmem bir zorunluluktu.  Kulağa hiçte güzel bir nedeni varmış gibi gelmiyordu.

Cevap vermek için ağzını açmıştı ki duraksadı. 

“Gitmemiz gerekiyor” Yine bir cevap yok!

“HAYIR” dedim dehşet içinde. “Doğru dürüst bir cevap almadan hiç bir yere gelmiyorum”

“Peki. Burada kalıp öldürülmeyi bekleyebilirsin” 

Ne tepki vereceğimi umursamadan mutfaktan çıktı ve dış kapıyı açıp oradan ayrıldı. Ardından sersemlemiş bir halde bıraktığı boşluğa bakakaldım. 

Hayatınızda havanın dalgalandığını hiç gördünüz mü? Bir su yüzeyi gibi teninize sürtündüğünü? Giderken bıraktığı boşlukta bir şeyler vardı. Göremediğim ama izlendiğimi hissettiren bir şeyler… Birbirileri ile fısıldaşan ve onun gidişini izleyen.

Yırtık kot pantolonumun açıkta bıraktığı ayak bileğimde bir dokunuş hissettiğimde korkuyla yerimden sıçradım. Bir şey vardı burada. Kahretsin! Bir değil birden fazla. Hava gibi teninizle temas eden, elektrik gibi cızırtılı bir şey. 


Kendimi koşar adım Balıkçı’nın peşinden gider bulmam da bunu idrak etmemle olmuştu. Kimin arkasından gidiyordum? Denize düşen yılana sarılır misali ne yapıyordum böyle? Sanki güvenilecek bir yanı varmış gibi. Şimdi karartılar daha net görülüyordu. Karartı değil de bir bedeni andıran belli belirsiz silüetler havada bir toz zerreciği gibi asılıydı. Balıkçı’nın geçtiği yerlerden dalga misali uzaklaşıyor ve arkasında bıraktığı patikayı izliyorlardı.

Uzun adımları yokuş yukarı tırmanmaya başladığında nereye gittiğini anlamam zor olmadı. Mezarlık Tepesi’ne doğru gidiyor olmalıydı. 


“Oraya niye gidiyoruz?” Beni öldürmeyeceğine gerçekten güvenebilir miyim? 

“Sorun gördüklerimi birilerine anlatmamsa kimseye söylemeyeceğime yemin edebilirim”

“Söylesen de bir işe yaramaz. Kimse sana inanmayacaktır” 

Ona ne şüphe!

“O zaman hayatımı neden kurtandın? Tam olarak nesin? Neden sorularım için net bir cevabın yok?” Bir katil beni neden kurtarır? Kulağa sonradan öldürmek için gibi tüylerimi ürperten bir cevap yakışsa da korkuma yenilmemek için sağlam durmaya çalışıyordum. Ama karşımda cevap olarak sadece sessizlik vardı.


Yolun hem başı hem de sonu gibiydi. 

Sırtımda gözlerini hissettiğim karartılara karşı Balıkçı’nın hemen arkasında yol alıyordum. Adımları yetişmekte zorlanacağım kadar uzundu. Son sürat ormanın içine daldığında, peşinden koşmam gerekmişti. Yokuşun inişe geçtiği bir noktaya varmıştı sanırım çünkü birden bire gözden kayboldu. Yoksa bir çukur falan mı vardı? Emin olmak için adımlarımı yavaşlatacakken saçlarım yoğun bir ısı dalgasıyla savruldu.

Altımda gürleyen toprağın sesi kulaklarımı doldurdu. Gök gürültüsü kadar güçlüydü. Görünmez bir sınırı atlamış gibiydim. Hava, soğuk ve sıcak arasında bocalamıştı. 


Yağmur bulutlarıyla kaplı gökyüzü doğal olmayacak bir biçimde aydınlandı. Sonuna kadar açılmış gözlerimi kırpmıyordum. Tüm bedenim bir anahtarla kilitlenmiş gibiydi. Ardından bir şimşek çaktı ve kutup yıldızı tam üzerimde uçuşa geçti. Mavili kızıllı bir ışık havuzuydu tek gördüğüm. Su gibi akışkan hava, bir ten gibi hissedilir haldeydi. 

Dehşet omzumu dürtüp beni yokladı. Hey diyordu aklın yerinde mi? Kuzey kutbunun parlak ışıkları bir çizgiyi takip edercesine ormanın içinde ilerledi. Hemen ardından ateşe verilmiş bir parça kâğıt gibi alev aldı her şey. 

Bir an için Balıkçı’yı görür gibi olmuş, ona uzanmaya çalışmıştım. Nafile bir çabaydı. Hayalini bile edemeyeceğim bir sıcağın ortasında kaldım. 

Burası Cehennem miydi? Ateşten kollar her yerdeydi.

Her şey bir girdap tarafından yutulup karardı. Ardından yoğun mu yoğun bir acı karanlıkta bana ellerini uzattı. 

Ölmüş ve cehenneme gönderilmiştim!

“Asya?” ses kulaklarımı çınlatıyordu. Gözlerimi araladım. Aralamamla kapamam bir oldu. Tekrar aralamayı başardığımdaysa sarı kedi gözleri başımın üstündeydi. Ateşler, kazanlar ya da zebaniler yoktu. Ormanda değildim. Bir ağaca falan da çakılmamıştım. Boylu boyunca metalik bir koridora yatıyordum. Tepemde duran Balıkçı bıkkın bir şekilde eğildi.

“Hoş geldin” diyordu. Nereye?

Umursamaz bir tavırla tekrarladı: 

“İne hoş geldin, İnsan”





Yorum Gönder

0 Yorumlar