Advertisement

Kaçak E Kitap 15. Bölüm - Bir Garip Tesadüf



Bir Garip Tesadüf

Bir üst kata çıkmam çok kolay gibi gözüksede yirmi bir katlı bu bina eskisine nazaran artık daha fazla insan barındırıyor gibiydi. Daha fazla kurban. Oysa etraf kimse yokmuşçasına sessizdi.

Daha ikinci kata çıkmışken fazlalaşan bir insan trafiği ile karşı karşıya kaldım. Bir sürü kutu, yine bir sürü insan tarafından bir odadan başka bir odaya taşınıyordu. 

Herkesin kıyafetleri birbirinin aynıydı, farklı olan yakaları iliştirilmiş numaralardı. Birkaçıyla göz göze geldim neden burada olduğumu soran yüz ifadeleriyle karşılaştım. İçlerinden birisi kolumu beklemediğim bir biçimde hızla yakalayarak bu katta neden bulunduğumu sormuştu bile. 

“Sana burada ne işin olduğunu sordum!” Merdiveni kapamış gidiş yolumu tıkamıştı. 

“Ne bakıyorsun suratıma, dilsiz misin! Hemen şimdi aşağı inmeni söylüyorum!” diyor bense asansörün bu katta duran ve yavaşça açılan kapısına bakıyorum. Tuhaf bir şey var. Küçük ve uçan şey sanırım elektronik bir aletti havada süzülerek koridora giriyordu. Önümdeki çocuk kasıldı. Kaşları çatılı ağzı yarı açık bir biçimde öylece bakakalmıştı. 

Elektronik olduğuna emin olduğum şey bir dronu andırıyordu. Sessiz bir biçimde koridoru boydan boya geçip durduğum köşeye kadar geldi. Bir sahnenin ortasında dikiliyor gibiydim. Ben hariç herkes donmuş bir halde hareket edemezken drone yanımda duraksadı. Küçük bir kırmızı ışığı yüzüme tıpkı bir lazer gibi tutulmasıyla ince bir şok dalgası hissettiğimi anımsıyorum. Sonrasında geriye doğru sendeledim. Sersemleten bir elektrik dalgası ile yere yıldığımı ve kaskatı kesildiğimi anımsıyorum. 

Çünkü zihnim uykuya dalmak için tüm bağlantıları kesmiş gibiydi. Gözlerim açıktı ama baktığım boşluk sanki bir karanlıktı. Gece olmuşçasına beliren korkunç boşluk bedenimi donduruyordu. Boğuk bir çığlık sesi belirdi. O kadar güçlü ve bir o kadar yakındaydı ki. Ensemdeki tüm tüyler diken diken olurken ve bedenim tehlike varlığına karşı karıncalanıyordu. Öfkeli bağırışları sinek vızıltılarını andıran bir dizi ses takip etti. Bedenimdeki karıncalanmaya odaklandım. Gözlerimi tekrardan hareket etmeye parmaklarımı oynatmaya çalışırken küçük bir kıvılcımı ateşlemiş gibiydim. Ellerim emirlerime ayak uydururken gözlerimde bana katıldı ve göz kapaklarımı sonunda kırpabildim. Karanlık bir bıçak gibi kesildi ve ani bir körlük ardından görüşüm hızla geri gelirken alnımda müthiş bir ağrı belirmişti. Vızıltıyı andıran sesler hala geliyordu. Olabildiğince hızlı bir biçimde merdivenden kalktım. Herkes canlı birer mumya gibi koridorda dikilirken asansörün açık kapısına doğru koştum. Ne olduğunu bilmiyordum ama olabildiğince hızlı bir biçimde yukarı çıkmalıydım o şey aşağı kata inmişti ama tam olarak neydi ve kim tarafından yönlendiriliyordu.

Dosya odası ben henüz buradayken 6. Kattaydı. Asansörün beni oraya götürmesi birkaç saniyesini aldı. Kapı açılırken derin bir nefes aldım ve havayı kaplayan duman kokusu ciğerlerime dolunca öksürmek zorunda kaldım. Neler oluyordu burada?

Burası duman altıydı. Bir saldırı ya da ona benzer bir şeyin ortasına mı düşmüştüm? Gerçekten tüm bunlar benim buraya geldiğim gece mi olmak zorundaydı. Tesadüf müydü yoksa tesadüf sandığım diğer şeyler gibi planlanmış mıydı? Ne gerçek ne yanlış bilemez halde asansörün girişinde kalakaldım. Alevler normalde dosya odası olarak kullanılan ve koridorun solunda kalan eski ahşap kapıyı içine alarak yutmuştu bile. Elimdeki kocaman sıfırla ben asansöre gerisin geri binmek zorunda kaldım. Buraya gelirken böyle bir manzara ile karşılaşmak bekleyeceğim son şey bile değildi derken aklımdaki curcunayı kapanmasına rağmen tekrar açılan asansör kapısı susturuverdi. Öylece kalakaldım. Kapı ağır çekime alınmış bir kayıt gibi yavaşça açılırken siyah maskeli ve kapüşonlu bir bedenle göz göze geldik. Uzun kirpiklerinin arasından bana bakarken birbirimize aynı soruyu yönelttiğimiz son derece emindim: Burada ne işin var ve sen de kimsin?

Kimdi bu bilmiyorum ama birbirimize attığımız kısa süreli bir bakışın ardından sanki önemsiz bir şeymişimcesine görmezden gelip asansöre bindi. Düğmeye basmamıştı belli ki o da benim gibi çıkış yolcusuydu. Koğuşta çalışanlardan biri miydi? Emin değilim. 

Asansör sonunda alt kata ulaştığında benden önce davranarak dışarı doğru adımını attı. Aynı anda asansörü ıskalayan bir kurşun az kalsın koluna saplanacaktı. Kız kendini tekrar içeri çekerken “Ateşli silahlardan nefret ediyorum” demişti. Hangimiz etmiyoruz özellikle namlunun ucundayken? 

Silah tekrar ateşlendi, birkaç kez daha durmaksızın kurşunlar içeri doğru savrulurken asansör kapısını kapatmayı anca becerebilmiştim. 

“Üst katlara çıkabiliriz” dedim çaresizce.

“Yangın var” dedi sakince.

Asansörün kat düğmelerine basmak için hazırda bekleyen elimi tuttu ki elinde dahi siyah bir eldiven bulunuyordu. “Senle bir işleri olduğunu sanmıyorum. Benim peşimden gelecekler o yüzden..” dedi ve kapüşonunun altına gizlediği ince bel çantasını çıkarıp bana uzattı. “..bunu almana karşılık kaçmana yardım edeceğim”

“Ne bu?” Dedim. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşçasına kötü bir his belirmişti içimde.

“İçinde ne olduğunu bilmezsen dert etmen gerekmez. Ben senden alana kadar bunu yanında tut”

“Ama..”

“Sence pazarlık yapacak kadar vaktimiz var mı sanıyorsun?” Cümlesinin daha da vurgulu olmasını sağlayan bir kurşun sesiyle yerimden sıçramıştım. Verdiği çantayı alıp sırt çantamın içine tıkıştırırken o da kol kaslarını gevşeten birkaç hareket yaptı. Kurşunlara karşı kullanacağı şey umarım bilek gücü olmazdı. 

“Kapı açıldığında ilk ben çıkacağım. Kurşun sesi kesildiğinde dışarı çık ve sağa doğru koş. Koridor bitiminden yangın merdivenini göreceksin. Kapı kilitli değil, dışarda şu an için  yeterli gözcü yok. Arka kapıdan çıkıp çöp konteynırlarının arkasından devam edip rıhtıma inebilirsin. Sonrası sana kalmış. Ama seni bulduğumda çantanın sende olduğundan emin ol,” Konuşmasını kesmeme fırsat vermeden düz bir tonda devam ettirmişti. Tam bittiğini sandığım anda eli yakama yakıştı ve beni asansörün aynasına sabitledi. “Eğer” dedi “çantayı kaybedersen ya da seni bulamayacağıma dair saçma bir fikir edinirsen buradan hiç çıkmamış olmayı dileyeceğin bir hale gelirsin”

Gözlerime bakan göz bebekleri o kadar yakında ve o kadar düzdü ki tehdit değildi bu. Sadece ne yapacağını önceden haber veriyordu. Sadece başımı eğerek onay verebildim. Korkmaktan çok çantanın içinde ne olduğuna dair duyduğum merakla sarılmış haldeydim. Kız kimdi? Çantada ne vardı? Buraya bu gece ne olmuştu? Bunların hepsi sanki beni boğazlamanın ucunda duran bu kişiyle alakalıydı. 

Kız geri çekildi. Kapı yavaşça açıldı ve bedeni hiç ağırlığı yokmuşçasına kendini koridorun sol tarafına kurşunların geldiği yöne doğru koşmaya başladı. 

Kendimi asansörün bir parçası haline getirmek istercesine duvarlarına yaslamış insan ve kurşun seslerine karışına vızıltıya benzer ritmik bir sesin gitgide uzaklaşmasını dinledim. Gerçekten de peşinden gitmişlerdi, ama anlamadığım silahlara karşı bu kadar açıkken vurulmadan koridoru nasıl geçebilmişti? Bir iblis olma ihtimali var mıydı? Varsa neden koşmayı ya da asansör kullanmayı tercih etsin ki? 

Kendine gel Asya dedi aklı başında olan tarafım. Buradan bir an önce çıkmam gerekiyordu. Hızla koridora fırlayıp sağ tarafa doğru tüm gücümle koştum. Dediği gibi yangın kapısı açıktı. Çöp konteynırlarının arkasında kalan yolda sadece bir tinerci yatıyor kendi kendine mırıldanıyordu. Koşmaya devam ettim, rıhtıma kadar durmadım. Artık ciğerlerim patlamak üzereyken ve dilim sussuzluktan kururken kendime durmam gerektiğini hatırlatabilmiştim. 

Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki tek tük kalmış bir ağacın gövdesine yaslanıp soluklandım. Deniz simsiyahtı. Işıksız rıhtımda teknelerin birbirine çarpan sesleri dışında pek bir şey duyulmuyordu. Arada sırada birbirine küfür eden ya da selam veren birkaç tekneci veya yolcudan başka her şey uykuya dalmış gibiydi. Saat kaçtı sahi? Bilmiyorum sanki ömrümden yıllar gitmişti. 

Bir tekne bulup adaya ayak basana kadar olup biteni düşünmemek için çabaladım. Manasızlığın içinde mana aramaktan ambale olmuş haldeydim. Kadıköy’e ne için gelmiş, Koğuş’ta ne bulmuştum? Ne aramıştım? Ararken karşıma çıkan kaosa gülmekle ağlamak arasında bir yerde teknenin adaya yaklaşan gövdesinde kıvrılmış çantayı ise sıkıca kavramıştım.  

Yarım saat içinde tekneden inmiş aynı koşar vaziyette kendimi Perçem’in evine giden patikada bulmuştum. Bir şeylerin öcünü almayı bırakın yeni soru işaretleriyle dönüyordum. Kendi içimi soğutamadığım gibi Koğuş’ta aptalca şeyler yapmıştım ve pişmanlık duymak için çok geçti. Yokuş sanki her zamankinden daha dikti. Çanta gitgide ağırlaşıyor, sırtım, boynum, kollarım, her hücremden bitkinlik akıyordu. Sadece tanıdık bir yüz görmek ve yalnız kalmamak istiyordum. Kapıyı iki kez çaldım. 

Nergis ablanın son durumundan habersizdim, bu da pek iyi bir komşu olmadığımın tatsız bir göstergesiydi. Kapıyı bir kez daha yumrukladım. Cevap yoktu. Salonun olduğu tarafa yürüyüp camdan içeri görmeye çalıştım. Perdenin azıcık aralık olduğu yerden antre gözüküyordu. Yansımayı engellemeye çalışırken karanlık havaya rağmen ışıksız salonu seçebildim. 

Görünürde salonda kimse yok. Evde olmayabilir miydi? Cama birkaç kez tıklattım. Cevap yok. Son bir kez de evin arka tarafına yürüdüm. Buradan yatak odasının perdesi açık ise uyuyup uyumadığını görebilirdim. Tuhaf bir ürperti eşliğinde etrafa bakındım. Sanki hemen arkamda biri varmış ve elini omzuma koyacakmış gibi kötü bir dürtüyle dolmuştum. Etrafı kolaçan ettim, bahçe neyseki bomboştu. Evin arkasında geçip camı görebilecek şekilde duvara yanaştım ve parmak uçlarımda yükseldim. İlk bakışta her şey aynıymış gibi geldi. Ama yatak odasının kapısından koridoru kesintisiz görebileceğim bu açıda bir tuhaflık vardı, buradan bakınca koridoru kapayan bir beden görüyordum. 

Havada… Asılı bir halde. 

Camdan gördüğüm şey görünmez bir el tarafından itilmişçesine geriye doğru sendelememe neden oldu. Vücudumu kaplayan buz gibi hisle olduğum yerde diz kapaklarımın üzerine düştüm. Başım zihnimden ayrı gördüğünü kabul etmezce bir sağa bir sola döndükçe gerçeği değiştireceğine inanıyordum.

Oysa gerçek tüm çıplaklığıyla ordaydı.

Havada asılı bir halde!

Yorum Gönder

0 Yorumlar